Yaşamaktan, hayatta olmaktan utanmıyordu. Yalan söylemeye ihtiyaç duymuyordu. Kıskandığım bir doğallık, hareketlerinden ve sözlerinden akıp çevresine yayılıyordu. Bir insanın bu kadar kanaatkar olması beni sinirlendiriyordu.
Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım da ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. Bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Aşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz.
Az yedim, çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmam. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı.
Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilemiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraştım. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçinde boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım.
Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı. Bana ait bir gezegen bulana kadar insanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde benim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak.
Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delirdim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Ne çalışmak ne de bir işe yaramak. Hiçbirine inanmadım. Ben doğdum. Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir oldum. Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikayem yok.
Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu geri zekalıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirlerinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolculuk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yarı tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın edebiyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avrupa'yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yeneceklerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu beyaz tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı. Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olmalıymış oralarda. Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle.
Ama bütün bunların ne önemi var? Entellektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp görebileceği en salak turistleri olma ünvanlarıyla Avrupa halkı kendini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir.
Genel olarak normal olmadığımı düşünerek kendimi meşrulaştırıyordum. Anormalliğim o yaşlarda herkesin istediği şeylerden farklı hayaller kurmamla sınırlıydı. Yani bir şeyleri arzulayabiliyordum o zamanlar. Gitmeyi, siyah giymeyi, bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, güzel kadınlarla yatmayı, dünyayı çözmeyi, hayata başlama vuruşunu yapanı keşfetmeyi ve yaşıtlarımın çok azının kurgulayabildiği benzer kavramları hayal ediyordum. Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gördüm. Kimseyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gibi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olması gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seramoniyle yaktıktan sonra gözlerimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum.
Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi yaşadığı anıları bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!
Belki de bizim gibilerinin elinde kalan son şey salakça bir umut. Gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. Bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. Ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor. Aslında yalan söylüyorum. Ben hiçbir şey aramıyorum ve beklemiyorum. Sadece duruyorum. Kaçanı da durduruyorum. "durun!" diyorum, "gitmenize gerek yok. Onlar size gelirler."
Beynimdeki tek soru, gözlerimi açtığımdan beri "Neden böyle bir yaratık haline geldim?" sorusuydu. Zaten hepimiz kendimizi sorduğumuz sorulara göre belirleriz. Tercihlerimiz sorularımızdan gelir... "Nasıl" sorusunu soranlar, gerçek hayatın gerçek uğraşlarını en iyi şekilde öğrenenlerdir. Bilimle, sanatla, dünyayı "Dünya" yapan her branşla ilgilenirler. Siyasetçiler buradan çıkar. Çünkü kendilerinden öncekilerin nasıl yaptıklarıyla ilgilenip meşgul olmuşlar ve akıllarına başka bir soruyu getirmemişlerdir. "Kim?" ya da "Ne?" ile başlayan sorular ise fail arayan, yaratıcı, yok edici kişi ya da olay araştıran insanların hayatlarını çizer. Alın yazısı varsa bunu bir de yazan vardır. Ve bu insanlar dinle ilgilenirler. "Nasıl?" diye soran ve dünya burjuvazisini oluşturanların aksine gerçek hayattaki işlerle ilgileri asgari düzeydedir. Çeşitli dinlere mensup olurlar. Ve sorularını kutsal kitaplarına yöneltirler. Burjuvaların hukuk kitaplarına yönelttikleri gibi. Ve en sonunda, sorularına "Neden?" sözcüğüyle başlayanlar gelir. Sonunda diyorum çünkü aralarında kronolojik bir sıralama olduğu gerçektir. İnsan önce hayatta kalmış, sonra inanmış ve en son reddetmiştir. "Neden?" sorusu ise ne hayatı ne de yaratıcıyı merak eder. Merak ettiği tek konu kendisidir. Ve kendisiyle o kadar ilgilidir ki, soruyu soran kişi içinde iyiliğe yatkın birçok özellik barındırmasına, hiç tanımadığı bir insanın hayatını kurtarmak için kendisininkini tehlikeye atabilecek olmasına rağmen yakın çevresine, sırf "kendisi" olduğu için acı çektirecek kadar bencildir. Filozoftur. Düşünür. Nedenleri merak eder. Elinden geldiğince de erişir. Ama tek sorun, elindeki nedenlerle ne yapacağını bilememesidir. Nasıl'ı soran, bildiklerini kullanarak hayatını kazanır. Kim'i soran, Tanrısını bulur ve tapar. Neden'i soran ise nedenleri bulur, bir süre savunur sonra unutur. Başka nedenler bulur, onları da savunur ve unutur. Ve böyle gider. İsmi: insanoğlunun önlenemez değişimi. Varlığına farklı nedenler bulmaktır insanı ilerleten. Ancak "Neden?" sorusunu soranlar içinde bir azınlık, buldukları ilk nedene takılıp kalır. Onda ısrar eder. Değiştiremez, unutamaz. Ya yok olurlar ya da bütün dünyayı ve barındırdığı farklı nedenleri reddederek yaşarlar. Ben Kayra, bu noktadayım. Hayatı reddetme noktasında. Tek bir varlık kaldı reddini gerçekleştiremediğim. O da kendim.
Kendisini uzaydan dünyaya düşmüşçesine yalnız hisseden bir adama ilgisini çekebilecek ne anlatılabilirdi ki?
Aslında ne, kim, nasıl, neden sorularından artakalan dünyanın dibindeki pisliğin içinden gelip yeryüzüne çıkmış, kendine satıcı arayan bağımlı gibi dolanan o soru var aklında: "Ne fark eder?" "Hiçbir şey" diyorsun, yeniden uyumak için gözlerini kapatırken.
Gerçekten de hikayenin sonuna geliyoruz. Ve çok yükseklerden düşeceğiz. Unutuyoruz. Hissetmiyoruz. İstemiyoruz. Yaptıklarımız daha çok eski alışkanlıklar. Konuşmalarımız elli kelimelik bir bulmaca. Çok fazla tanıdık hayatı. Şimdi kusma zamanı! Ama her tükürdüğümüz pislik, yanında bizden bir parça da götürüyor.
En azılı paranoyaklarla yarışabilecek kadar kendimi kışkırttığım günlerin birinde, cehennemde dünya üzerinde üzülmelerini istemediğim iki insan olan anne ve babamın yaptığım bütün pislikleri dev bir ekranda seyredebileceklerini hayal ettim. Tabii, ben de yanlarında. Bakışlarının tonlar çeken ağırlığının altında bir böcek gibi ezilmek için. Ve kalpleri ile beyinlerinin arasından çıkan, benden istedikleri halde nefret edememelerinin sesi kemiğin etten ayrılma sesi. Kasaplarda duyulanlardan... Ve şimdi artık anne ve babamın benimle ilgili daimi hayal kırıklıklarının da sesi var! Eğer hatıralara sesler ilave etmezsem uçup giderler. O seslerle anımsamak dünyayı. Gereken bu. Dokuz yaşıma kadar kendi adımı fısıltıyla söyleyemedim. Korkardım. Neden bilmiyorum. Yankılanırdı ismimin bütün sessiz harfleri kafamın içinde. Sonra alıştım korkmaya. Çok geç alıştım ben yaşamaya.
İlkellik yakında hepimiz için güzel bir anı olacak. Çok özleyeceğiz onu. Basitlikten tekrar doğacaktık oysa ve o kapıyı da kapatıyoruz. Üstüne de bütün insanlık oturuyor.
Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk. Belki görünce istediğimiz, uğruna yaşadığımız şeyi hatırlarız diye.
On sekizime girdiğimde artık hiç düşünmüyordum politikayı ve çeşitli felsefelerini. İnsanların icadı, kolay ve acısız bir sömürü yoluydu politika. Tıpkı bütün diğer insani kurumlar gibi. Para gibi. Hepsi bu. Fazla heyecanlanmamak gerekiyordu. Gerektiğinde lehte kullanılmalı, oyunun içinde ayrı bir oyun kurulmalıydı. İlkesizlik bana sihirli geldi. Prensipsiz yaşamak. Rahatını bozmamak için açlıktan ölmeyi tercih etmek. Dilsiz taklidi yapmak.
Kurtulmaya gelmiyoruz dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar.
Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da hiçbir şey yok. Kimse beklemesin.
Gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktur. İhtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. Konuşarak her şey yapılırdı. Ve bana çok komik geliyordu. Birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. Bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü... Kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var. Biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için. Ve çok aşağılık bir durum. İletişim diye bir şey yok. Fazla iyimser bir kavram. Hayatı renklendirmek için. Kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini. Ya deliyse konuşan? Ya ne dediğini bilmiyorsa? Ya yalancıysa... Konuşarak bir yere varılamaz.
Ben, Kayra, yaşayan en karmaşık ruhum. Ruhumdaki düğümler fazlasıyla sıkı. Kimsenin onları çözecek kadar ince tırnakları yok. Bense çoktan vazgeçtim tırnaklarımı uzatmaktan. Kendimi bilmeyi bıraktım. Ölümü bilmek ve anlayabilmek bile daha kolay. Yanıtı olmayan bir soru olarak geldim dünyaya. Ve sorusu olmayan bir yanıt gibi de gidiyorum.
En büyük hatam, insanlardan cümlelerini bitirmelerini beklemekti. Hayatımın belli bir dönemine kadar hep böyle yaptım zaten. Gözlerinin içine baktım beni bilsinler diye. Birisi gelip, "evet, ben seni tanıyorum" desin diye bekledim. Ama sonra anladım ki böylesine insanlar yoktu. Olsalar bile kitap okumuyorlardı. Kimseyi tanımıyorlardı. Düşünmeye başladım. Temel olarak bir yaratıcıyı kabul ederek. "Benden" dedim, "bir tane yollanmış yeryüzüne. Çiftleşip çoğalmam için. Sadece bir tane. Altı milyarda bir! Çoğaldığımız takdirde yapabileceklerimiz yaratıcının mantığına aykırı olacağından, cehennemi dünyaya taşıyacağımızdan, gece gündüze kavuşacağından sadece bir tane yollanmış benden." Sonra Kinyas'ı fark ettim. O teorimi bozuyordu. O da benim gibiydi. Bana benziyordu. Ama o kadar inatçı oluyorum ki bazen, Kinyas gerçeğini de çocuksu teorime uydurdum. "İşte" diyordum, "belki bir değil, iki kişiyiz. Ama ikimiz de aynı cinsiyetteniz. Mutlak güç hala çoğalmamızı istemiyor."
Tabi kurduğum düşünceler zinciri bir noktadan çıkan ve sadece zaman öldürmek için tarafımdan uydurulmuş bir fikirler bütünüdür. Kendi hastalığıma bulduğum bahanelerdir. Beynimin kemirilme seslerini bastırmaya yarayan melodilerdir. Bütün bunlar sadece bir şey içindir. Anormal, normal, iyi, güzel, kötü, çirkin ve benzer sıfatların var olamayacaklarını kanıtlamak. Tabi, böylesi bir kanıtı sadece ben görüyorum. Ama belki bir gün başkaları da hisseder. Başka insanlar da benden sonra anlarlar mevcut insan ırkının sakat olduğunu. Anlarlar belki de, delilerin dünyanın gerçek efendileri olma ihtimalini.
Bizler volta atmaya, çocukken odalarımızda herkes uyuduktan sonra adımlarımızı saymaya alışmıştık ve şimdi de bedenimizi nakletmeden oturmaktan rahatsız oluyorduk. İkimizin de ortak paranoyasıydı bu. Aynı yerde uzun süre durmak, oturmak korkutucuydu. Bizi kovalayan birilerinin olmamasına rağmen yakalanacağımızı düşünüyorduk. Bizi takip eden yoktu. Ama biz hep sırtımızı duvara veriyorduk, oturduğumuz yerden kapıyı görmeye gayret ediyorduk. Bizi büyürken kimse mutsuz etmemişti ama yine de herkesten nefret ediyorduk. Nefsi müdafa bile değildi yaptıklarımız, düşüncelerimiz. Hayatımızdaki tek gerçek nefsi müdafa intihardı. Bedenimize ve hayatımıza saldıran aklımızdaki düşünceleri yok etmekti. Hayatımızı bizim dışımızda kimse mahvetmemişti. Ve biz o intikamın peşindeydik. Beynimizi öldürmenin peşinde.
Belki de korkmuştum hep uyumaktan. Uyuyan insanların üzerine abanan acizlik de iğrendirmişti beni. Onlar gibi görünmek, onlar kadar zayıf ve yalın olmaktan korkmuştum. Evet, rüya görmüştüm. Kabuslar. Görüntüler. Sesler. Ama ayıkken umutsuz olan birinin uykusunda rahatlamayı beklemesi de gülünçtü. O an biraz daha uzaklaştım kendimden, dünyadan. Uzaya fırlatılan köpek gibi. Denizin dibindeki dalgıç gibi. Bir ölü kadar uzaklaştım hayattan. Kendimde nefret edecek yeni bir şey bulamıyordum uzun zamandır. Ama işte karşıma çıkmıştı. Ve ben nefret edilecek olanı kolayca tanırım. Bedenime hakim olamamıştım. Günlerce aç kalabilirdim. Ama uykusuzluk insan olduğumu, zavallı olduğumu hatırlatmıştı bana. "Bırakacağım" dedim, "her şeyi. Hepsini. Kendimi. Gözlerim açık öleceğim. Uyurmuş gibi değil. Midem boşken öleceğim. Boğazım kupkuruyken. Hiçbirine ihtiyacım yok. Büyük oynuyordum çünkü. Tanrılığa oynuyordum. İnsan olmamaya."
Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur. Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır.
Defalarca beni rahatlatmak için "Düşünme bu kadar. Seni yaparken sana sormadılar. Madem yaptılar, ilgilenecekler, katlanacaklar tabii ki!" dediler. Bense sakince dinlediğim sevimsiz konuşmayı bitirmek için söylenileni kabulleniyormuş gibi gözükürken sadece şunu düşünüyor olurdum: Bilmezlerdi benim geleceğimi. Onlar bir çocuk istediler ama ben geldim. Dünyaya en az değeri veren insan. Onlar normal bir çocuk istediler, eğitim görüp, meslek sahibi olacak, gururlanacakları. Ama ben geldim. Bilemezlerdi bir canavarı büyüttüklerini. Onların suçu değil. Ve benim onlara acı çektirmem vicdanen yasal değil. İşte bu yüzden sadece onları düşündüm. Başka kimseyi değil. Ölmelerini arzuladım. Benim dönüştüğüm adamı görüp umursamamaları için. Ailemin evindeki yatak uyuyabildiğim nadir yerlerden biriydi. Ama ben kan kustum oraya. Bilemezlerdi.
Bir yerlerde ölü doğmuş bir çocuk olduğumu biliyorum. Sadece yaşıyormuş gibi yaptığım için iki ayağımın üstünde duruyorum.
"Sus" diyorum, "lütfen! Şu an, dünya üzerinde konuşanları düşün. En az altı milyar insanın yarısı konuşuyor. Bir şeyler anlatıyor. Ne büyük bir ses! Ne büyük bir gürültü! Dinle! Çin'de üçüncü çocuğunu aldırmak için doktora yalvaran kadını, Macaristan'da dilenen adamı, Kanada'da karşısındaki erkeğe kur yapan erkeği. Duy bunların hepsini. O milyarlarca insanın hep birlikte konuşarak yarattıkları korkunç gürültüyü dinle! Lütfen sen de katılma bu gürültüye." ben duyuyorum o milyarlarca insanın sesini. Hatta bütün konuşmaları ayrı ayrı duyabiliyorum. Milyarlarca değişik tondan ses. Dünyanın dönme sesini bile duyabiliyorum. Beynim milyarlarca parçaya ayrılacakmış gibi sızlıyor. Kulak zarlarım birbirine değiyor. Seslerden çıldırıyorum. Ellerimle kapatıyorum kulaklarımı yatakta kıvranarak. yetmiyor! Yastığı başıma bastırıyorum. Sıkıştırıyorum kafamı yastık ile yatak arasına. Ama gitmiyor sesler. Yeni doğan çocukların ağlamaları, mayına basan askerin çığlığı, taksi çağıran kadının bağırışı... Düşüncelerimi bile duyamaz oluyorum. O kadar çok ses var ki!..
Görünmez bir mürekkeple yazıyorum sonsuz beyazlığın üstüne. Var olan tek şeyi yazıyorum. Bu hayatta var olan tek şeyi: "..."
Zaten bizim gibi insanların dayanıklığı çok anlamsız ve iğrençtir. Parazitler gibi dünyanın üzerine yapışmış olan bizler, ölümsüzlüğe en yakın olan kişileriz. Ve bizim yanımızda, hayatlarında birçok amaç taşıyan ideal insanlar böcekler gibi dökülürler. Belki de dünya üzerindeki en gerçek adaletsizlik...
Bir zamanlar benim de dostlarım vardı. Gerçek dostlar. Ağızlarından çıkacak olanları merak ettiğim dostlar... Sonra, anlayamayacakları kadar kötü oldum yanlarında. Daha doğrusu, kontrolüm altında giden ilişkilerimizin bazı anlarında Kayra'nın gerçek yüzünden birkaç parça gösterme hatasını yaptım. Bazen yüksek dozda alkolün yüzünden, bazen de yüksek dozda sıkıntının. Dostlarımın yarısı korktu, yarısı da iğrendi. Acıyanlar da vardı birkaç tane ama onların dürüst olduklarını düşünmüyorum; çünkü olsalardı beni çözmeye çalışarak, sahip olduğumu varsaydığım sorunlarımı anlamak için çabalarlardı. Aslında acıdıklarını söyleyenler de iğrenenlere dahildi. Sonuçta teker teker yok oldular. Adresler, telefon numaraları yok oldu. Bu kadar basit oldukları için hiç sevemedim dostlukları, aşkları. Romeo ve Juliet'in yaptıkları gibi beraber ölmeyi tercih edenlerin sayısı çağımızdaki kadar az olmasaydı, belki inanırdım ben de sadakate. Ama bir insanı gömmek dostluğunu, aşkını da gömmek olduğundan ve aynı insanın içini doldurup bir heykel gibi evin en güzel yerine koymak da pek kullanışlı olmadığından, yapacak bir şey yok. Fazla tercih imkanı yok. Canlıların birbirlerini öldürüp yemelerini ana hareket edinmiş ekolojik sistem ne kadar faşistse, öleni gömmek de o kadar canavarca. Doğanın gereği faşistlik. Güçlünün zayıfı yemesi faşizan ve doğal. Ölüyü gömmek de dostluk, aşk gibi kavramları yalanlayan en büyük doğa geleneği. Ki bu gelenek hayatta kalana unutmayı emrediyor. Unutmak için toprağa gömmeyi.
Dürüst olalım... Dinler ve Tanrılar! Hepsi ben ölünceye kadar.
Emin olmamak hiçbir şeyden, tereddüt etmek aynadaki görüntüden, doğal bir uyuşturucu gibi. O kadar tereddüt ediyor ve şüphe duyuyorsun ki fazla düşünmekten uyuşuyorsun. Bütün ihtimalleri hayal ediyorsun. Bütün sonuçlarıyla. birileri buna halüsinasyon diyor. Oysa hayatın kendisi halüsinojen. Oksijenin kendisi uyuşturucu. Öyle bağımlı olmuşuz ki birkaç dakikalık eksikliği öldürüyor.
Her aldığım nefes boğazımı yakıyor. Ben çok zor yaşıyorum. Doğumumdan beri ölüm döşeğindeymişim gibi yaşıyorum. Yalnızlık moda olsun. Renkleri ben seçeyim. Sadece kendi sesim yankılanıyor duvarlarda. Yıllarıdır hiçbir şey yapmıyorum. Hiçbir şey başaramıyorum. Başarıyı, iki elimi havaya kaldırıp yerimde zıplamayı çok uzun zaman önce bıraktım. Tek başarım ölmek olacak. Çok güzel öleceğim. Mükemmel öleceğim. Bunu düşünerek yaşıyorum. Düşüncelerine susturucu takılmış bir insan olsaydım eğer korkardım ölümden. Ama o kadar uzağım ki sessizliğe...
Belki de yardım istemeliydim bir terapistten. Ruhumu iyileştirecek birinden. Bir bilim adamından. Ne kadar komik olurdu bürosundan kendimi iyi hissederek çıksaydım. Bana verdiği tavsiyelere inanıp uygulamaya çalışsaydım ne kolay olurdu. Bana bir hastalık ismi verip reçete yazsaydı. "Manic depression" deseydi. Ben "Hendrix'in bir şarkısı o!" deseydim.
Yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. Yalnızlara. Konuşacak kimsesi olmayanlara. Sonra hayat beni buralara getirdi. Tabi ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. Ve artık o roman karakterlerinden biri oldum. O kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. Aynı zamanda da korkutucu. Kendime "Bu kadar yalnız kalınabilir mi?" diye sorardım. "Sosyal hayvan insan, dayanabilir mi kimsesizliğe?" Ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yani olmadığını. Tabi bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söylemiyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, Uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. Ben hep kalabalık oldum. Şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. Tıkış tıkış! Herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. Dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu.
Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyortiğini de kendinde besler. Yeter ki nerede olduğu bulunsun. Ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. Vücudumun neresinde? Sonra karar veririm. Ruhum, bedenimin bittiği yere kadar...
Ben yalan söylemem, taklit ederim.
Hiçbir şey geçerli değil benim için. Bütün kurallar, hayat tarzları, ideolojiler geçersiz bana. Hepsi. provizyonu bitmiş bir kredi kartı kadar geçersiz bu dünya! Bir makasla kesilip iptal edilmesinin zamanı çoktan gelmiş. İptal edilmeli. Bir an önce! Sağlam bir elektrikli testere bulsunlar bana. Ben yaparım. Keserim dünyayı ortasından. Fazla sürmez. Birkaç yüzyılda biter işim. Benim zamanım var nasıl olsa. Hiçbir yere gitmiyorum.
Sağ kolumda küçük kırmızı noktalar var. Pıhtılaşmış kan damarları. Gidip tuzlu suda yıkamak iyi olur, diye düşünüyorum. Ama neye yarar? İçimde bu kadar çok kan akarken derimin üzerindekileri temizlesem ne fark eder?
Ben Kinyas dünyaya düşünmeye geldim. Her şeyi hayal etmeye geldim. Çektiğim ve çektirdiğim bütün acılar beni havada tutan balonu şişirmeye yarıyor. Ben hiçbir şey bilmiyor ve hissetmiyorum. Sadece hayalimde yaşıyorum dünyayı. Ben uçurumdan aşağı yuvarlanan ve düşerken önüne gelen her şeyin varlığına son veren bir kar parçasıyım. Çığ olup düşüyorum şehirlerin üstüne. Dünya yuvarlak değil. Dünya bir tarafı yukarıda olan oval bir tepsi. Hepimiz kayıyoruz. Ruhum kayıyor. Ayağım kayıyor. Ama çok küçük yaşlarda kayak öğrenmiş bir çocuk gibi kimseye çarpmadan hayatın slalomlarını atan biri de değilim. Daha çok, kaba bir kızağın üstünde önüne çıkan herkesi deviren huzur bozucu bir kayak pisti katiliyim. Bir de tabii ne istediğini bilenler var. Ufak yaşlarda büyükleri geleceğe dair planlarını sorduklarında tereddütsüz yanıtlar veren ve söylediklerini gerçekleştirenler var. Her şeyi ama her şeyi kontrol etmeye çalışanlar. Doğan güneşe hükmetmeye çalışanlar. Onlar da kişisel başarıları ve bundan kaynaklanan mutluluklarıyla yeterince aşağı kaydıktan sonra tele-ski'lere binip tekrar yukarı çıkıyorlar. Tepsiden kopmamak, tamamen düşmemek için bütün paralarını ve enerjilerini tırmanmaya harcıyorlar. Kavgalar ediyorlar, politikacı, işadamı, bürokrat, doktor, sanatçı oluyorlar. Meslekleri tele-ski'leri. Hangisi daha doğru? Doğru diye bir şey var mı? Dünya bir karambol ve kimseye çarpmadan yürümeye çalışmaktansa kollarımı daha da açarak herkesi devirmeyi tercih ediyorum... Delilik bulaşır. Emperyalisstir! Belki bir sanatçı gibi eserlerim yok. Beni yaşatacak kütüphaneler, müzeler yok ama çarptıklarımın hafızaları var! Sadece hafızalarda yaşayan bir sanatçı. Gözle görülür, kulakla duyulur hiçbir şey üretmeyen ama hafızlara tecavüz eden bir sanatçıyım ben. Devirdiklerim çocuklarına, dostlarına hatırlayabildikleri kadarını anlatacaklar ve böyle sürecek. Ta ki bütün insanlar tepsiden kayıp parçalanana kadar. Kuşaktan kuşağa hafızalardan geçecek bir sanatçıyım. Çamura hayat veriyorum ben. Heykel yapmıyorum. Notalardan eser yaratmıyorum. Benim ham maddem bu dünya. Şekil veriyorum ona ellerimle. Ve bırakıyorum insanlara. Her şeyi bilmekten çok uzağım. Her şeyi hissetmek imkansız. Ama her şeyin farkındayım. Ve bütün dünyayı hatırlıyorum. Bir yerlerden hatırlıyorum. Ne hayattan önce bir ölüm var ne de ölümümden sonra hayat! Kinyas'tan sonra bir Kinyas yok. Ama Kin de var Yas da! Onlar hep var. Ta ki bütün şehirler, okyanuslar tepsiden düşüp kırılana kadar...
Attığım her adımda bugüne kadar içine gömülmüş ve karışmış milyarlarca yaratığı düşünüyorum. Ve dünya aklıma sadece bunu getiriyor, içine gömdüğü milyarlarca ölüyle. Birinin burnu, diğerinin ayakları. Bunların üzerine basarak gidiyor milyarlarca insan işine, okuluna. Hepimizin bastığı yerde bir ceset var. Hepimizin altında bir ölü var. İnsanlık gömdüğü yakınlarının üzerinde yürüyor. İnsanlık ölümün üstünde duruyor, koşuyor, spor yapıyor.
Ve artık insanlar bir karar vermeli. Ya cenazelerde ağlamayacak ölülerine ya da üzerine basmayacak, sevdiklerinin cesetlerinin beslediği toprağın!
İnsandan ve bütün canlılardan iğreniyorum. Kendimdense nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum. Oksijenle alışverişi olan her yaratık midemi bulandırıyor. Gözkapaklarımı derime kaynak makinesiyle yapıştırmak istiyorum. Bir canlı daha görmemek için. Ellerimden, ayaklarımdan korkuyorum. Tek isteğim, bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak. Bedenim olmadan, sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum. Buna ruh diyenler de var. İlgilenmiyorum isimlerle. Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum. Sadece bir düşünce olarak var olmak! Tek aklıma gelen bu, yaşama acımdan kurtulmak için. Belki evet, belki hayır. Ölünce tamamen kurtulma ihtimali de var. Düşüncenin de zihnin de gömülüp çürüme ihtimali. Onun için ben hala nefes alıp verebiliyorken gerçekleştireceğim zihnimi yok etmeyi. Bedenim yokmuş, ve üzerinde durduğum dünya sonsuz bir hiçlikmiş gibi var olacağım... Sadece bir zihin. Çevresinde de yiyen, yediklerini boşaltan, uyuyan bir et.
Üstadın ölümü doğduğunda başlamış ve dünyada görülmüş en uzun süren intihar olarak tarihe geçmiştir. Bugüne kadar yaşamış insanların arasında ölümü en acılı olandır. Çünkü yaşayarak ölmüştür. Yaşayarak intihar etmiştir. Yazarak. Hiç durmadan. Kitap yazması kendisi için fazla tehlikeli olmaya başladığında ise mektuplar yazmıştır. Binlerce sayfa! Sanki her biri farklı bir insanın kaleminden çıkmış binlerce mektup... Bazıları silahla, bazıları siyanürle, bazıları çatılarından atlayarak. Bazıları da yaşayarak! Ki sonuncusu en acı veren ve en yavaşıdır. İnsanın canı o kadar yanar ki birkaç yıl sonra hiçbir şey hissetmemeye başlar. Ama ufak bir hata, ufak bir çabuk ölüm arzusu bütün acıları yeniden başlatır. Ve beyin kabuğunu nasırlaştırmak yine yıllar ister.
Birbirimize en ufak yardımımız olamazdı. Yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez... Bir stil meselesi. Ya ağzına soktuğun bir 38'likle ya da ölene kadar kendini oksijenle zehirlemek. Seçersin ölümünü! Çocuk oyuncağı kalır kendini asmalar, overdose'lar, altmış sekiz yıllık intiharların yanında.
Önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen, insanın kendini üstün görmesi, diğer bütün konuşan yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder. Sonra bir gün fark edilir hiçbir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı. İçine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetelerde. Orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden, ailesinden kaçtığına tanık olursun. Yargılar isabetsiz hale gelir. Çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanların insanları aslında ne kadar az tanıdığını fark edersin. Ve yıllarca kendini çift hatta daha fazla hayat sahibi gördüğünden, şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine. Hatta senden yüz kitap daha cahil insanların aklından geçenleri okuyamadığın için utanırsın kendinden. Oysa onlara benzememek için hiçbir iş yapmamış, hiçbir inanca ve amaca sahip olmamışsındır. Sadece gözlem ve eleştiri vardır hayatında. Ama on sekiz yaşına kadar son derece normal, başarılı, popüler bir çocukluk geçirerek gelmiş bir gencin kendini asmasına tanık olunca, bir yudum bile yükselememiş olduğunu anlarsın.
Denge insanoğlunun icat ettiği en vahşi kavramdır. İp cambazının kendini en iyi hissettiği an, kendini ağa bıraktığı andır oysa. Sırat köprüsünden beslenmeye kadar denge her yerdedir. Dünyanın en sağlam alarm sistemi. Bütün dengesizliklere karşı. En ufak harekete, yanlışa duyarlı. Oysa hayatlarının belli dönemlerinin her saniyesini aşka verebilenlerse gerçekten yaşarlar. Sadece sevgileri ve kendileri. Başka hiçbir şeyle ilgilenmezler. Yüzde yüz aşk! Dengesizlik, gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır. Dengeyle hiçbir yere varılmaz. Ancak düşünmeyi bilenler, köprüden karşıya yüzülerek de geçebileceğini öğrenir. Belki cennete, belki ipin gerildiği karşı tarafa varılır dengenin sonucunda, kabul ediyorum. Ama düşmemek için verilmiş mücadelelerin acısı ve tedirginliğiyle.
Tabi bütün bunlar eski günlerde kaldı. Uzun zamandır böyle bir ilgi hissetmiyorum kimseye karşı. Ve artık denge ile dengesizlik de bir şey ifade etmiyor. Çünkü ikisi de ayakta duranlar için. Ben uzun zamandır yatıyorum, bedenim yürüse de. Benim düşme kaygısı taşımama imkan yok. Ve kendimi, zihnimi ilgilendiğim konulara eşit şekilde bölmem için daha az nedenim var. Çünkü zihnim o kadar kalabalık ki uzaktan siyah ve boş gözüküyor.
Ama ikisi de biliyor ki benim yerim onların tahtlarının arasındaki boşluk. Kulaktan kulağa oynamalarını sağlayacak ortadaki adam. İkisinin evi de benim yerim değil. Ben ancak bahçelerini ayıran duvarın üstünde oturabilirim. Yerim orası. Şeytan ile Tanrı'nın tam ortasında! Ne yakın ne uzak. İyilik ile kötülüğün kesiştiği bir nokta yoktur. Yan yana dururlar birbirlerine dokunmadan. Ve dokunmadıkları yerde ben varım. Ne iyiyim ne kötü. Ne kutsalım ne şeytani. İkisine de değmeden oturuyorum. Onlar yokmuş gibi yaşıyorum. Komşularımı sevmedim zaten hiçbir zaman. Onlarla da ilgilenmiyorum. Bazen çocuklarının topları kaçıyor benim boşluğuma. Gelip konuşuyorlar benimle, değişip değişmediğimi görmek için. Anlıyorlar ki hala çamurum. Hala sıcağım, soğuyup insan olmamışım. Çünkü bedenimden akan kan sıcak tutuyor içimdeki toprağı.
Dünya da önemlidir. Tabi önemsersen.
Eğer kabullenmemiş olsaydım o gün içimdeki deliliği ve normal hayata ani dönüşü, bugün kurmuş olduğum ailemle Monopol oynuyor olurdum. En büyük hatam, sigara içtiğimi inkar etmem gibi delirdiğimi de inkar etmem oldu. Beynim bir et parçası olarak dayanamadı bu delirmelerime ve ani geri dönüşlerime. Kaldıramadı genişleyip daralmaları. Ya deli olduğumu itiraf edip tedavi edilmeliydim ya da normal olduğuma kendimi ikna etmeliydim. Bir tercih yapmam gerekiyordu. Ben ikisini de seçtim. Yani hiçbirini! İkisiyle de yaşayabileceğimi düşündüm. Ancak kararım geleceğim için çok büyük ve belirleyici bir hata oldu. Sürekli kilo alıp veren bedenlerdeki sarkmalar, çatlamalar, zihnimin, bilincimin sınırlarıyla sürekli oynamamdan ötürü beynimde oluştu. Geri dönülmez bir noktadaydım o günden birkaç ay sonra. İki değişik Kayra'yı kabul etmiştim. Ve ikisiyle de başa çıkabileceğimi düşünüyordum. Tabi, hayatımın ikinci büyük hatası da fazla nazlanmadı ortaya çıkmak için. Hesaba katmamıştım o her şeyi dışarıdan izleyen üçüncü Kayra'yı. Hiçbir duyguya, fikre dahil olmayan Kayra'yı unutmuştum. İçimde bir stadyum dolusu adam vardı. Ve ben saymaya daha yeni başlıyordum.
Ondaki tuhaflaşmayı ilk kez, birkaç gün önce gittiğimiz barda hissettim. Çevresindeki kalabalığa fırlattığı bakışlar tuzağa düşürülmüş vahşi bir hayvanınkiyle aynıydı. Kendisini kuşatılmış hissediyordu. Ellerini nereye koyacağını bilemiyor, yanındaki kadınla göz göze gelmemeye çalışıyordu. O kalabalık çok fazla gürültülüydü Kinyas için. Agorafobisi olan herhangi bir geri zekalı paranoyaktan dostumu ayıran unsursa, içinde bulunduğu rahatsız edici ortamı terk etme arzusunun yerine, kendisini bu kadar ürküten, öfkelendiren insanları yok etmek, öldürmek isteğine sahip olmasıydı. O gece, yeterince cephaneyle bardaki ve diskodaki bütün insanları öldürecek kadar yalnız kalmak istiyordu. İnsanlarla iletişim kurmayı unutmuştu. Uzun zamandır kimseyle birkaç cümleden fazla konuşmuyordu. Ve içine girdiği, insanların birbirlerini süzdükleri kalabalıklarda ise kendini daima fazladan hissediyordu. Ağızlarından çıkan hiçbir sözü dinlemediği halde söylenen en masum bir kelimeyi bile kendisine edilmiş bir küfür gibi algılayabilirdi. İçinde büyüyen ve bugün ölçüsüz bir dev haline gelmiş Kinyas başka hiçbir isim ve insanı kabullenemiyordu. Yer kalmamıştı hiçbir tanışmaya, hiçbir kalabalığa. Maruz kalabileceği hiçbir kaçamak bakışa...
Dışarı baktığımda tek düşündüğüm bir an önce buradan gitmek. Dayanamıyordum şehirlere. Araba seslerinden, kalabalıktan değil ya da bir çöl tutkunu olmamdan dolayı değil, içine girdiğim bir şehri havaya uçurma isteğimden dolayı gitmeliyim diyorum.
There's no plan. That's the plan!
Bir yerlerde okumuştum, her basamak dört saniye hayat uzatıyormuş. Asansöre binerek intihar mı etseydim! Şu durumda kırmızı et kadar tehlikeliydi asansör sağlığım için...
Beynimin hiç ulaşamadığım bir bölümü, misyon yüklü bir merkez gibi zihinsel ölümümü kolaylaştıracak gelişmeler yaratıyordu. Her geçen gün yeni değişimler görebiliyordum kendimde. Ve işin ilginç tarafı, kesinlikle şaşırmıyor oluşumdu değişimlerin karşısında. Bütün bunların olacağını önceden biliyormuşçasına heyecanlanmadan, paniğe kapılmadan seyrediyordum kendimi. Duymamak bana doğal geliyordu. Sanki altı milyar insanın da benim gibi az duymaya başladığını düşünüyordum. Bana garip gelen bir farklılık yoktu. Kozasından çıkıp uçacağını bilen bir tırtıl kadar sakin karşılıyordum bedensel gelişimimi.
Güneş yavaş yavaş krallığına çekilmeye başlamıştı. Yarın savaşa kaldığı yerden devam edecekti. Her maddenin kaynama ve buharlaşma noktası olduğunu öğrenmiştik. Dünyanın da olmalıydı. Ve büyük buharlaşma günü gelene kadar güneş atmosferi, gölgelikleri, siyah gözlükleri, her şeyi parçalayıp delmek için uğraşacaktı. Hiçbir şey dost değildi bu evrende. İnsanların anlamasının zamanı geldi. Güneşin sayesinde değil dünyadaki hayat. Güneşin dünyayı buharlaştırma arzusundan dolayı hayat var gezegende.
ne zaman taşacak sular, denizler, okyanuslar, diye düşündüm. Ne zaman bütün dünya taşan nehir sularının altında kalacak? Yaratıcı ne zaman anlayacak hatasını?
Bu kadar kan akmasına gerek kalmazdı eğer biri çıkıp benimle ölene kadar ilgileneceğini söyleseydi. Biri çıkıp da bana aşık olsaydı...
Hemen yola çıkmak istediğimi söylediğim için bir saat süren hazırlıklardan sonra denize açıldık. Teknenin ismi Hope'tu. Yani Umut. Umut teknesiyle, bu hayat ve dünyadan umutsuz olduğum için zihnimi öldürmeye gidiyordum. Çelişkilerin yakamı bırakmaya niyetleri hiçbir zaman olmamıştı.
Ne dövmelerim silindi, ne de zihnim ölmekten vazgeçti. Belki de her gün düzenli olarak kullanacağım Lustral benzeri bir antidepresanla her şey düzelebilirdi. Doktor kontrolünde gelişen bir tedaviyle yaşamaya alışabilirdim belki de, insanların arasında. Sosyoloji kitaplarındaki o meşhur birey olurdum belki tedavinin sonunda. Hedefleri olan, kendini gerçekleştirmeye çalışan, toplumun temelini tırnaklarıyla inşa etmiş o birey olurdum. Ama olmadı! Ne doktora gittim ne de ilaç kullandım. Tersine ben doktor olmaya çalıştım. Düşmanı tanımak için. Anladım ki daha sonra, düşmanım da mutsuz kafesinde. O da, bir gün kravatını koparıp, önüne ilk çıkanı öldürüp yok olmak istiyor. O da caddelerde koşmak istiyor, üstüne gelen arabalara doğru. O da dinamitlemek istiyor, her gün biraz daha insanlığından ödünç verdiği toplumun temelini. Görünce gizli arzusunu düşmanımın, yapacak bir şey kalmadığını anladım. Ne düşman vardı, ne de ben vardım. "Olmak ve var olmak arasında çok fark var." derler, yüzyılın ortasından çıkıp gelmiş seçkin entellektüeller.. Ama bilmiyorlar ki ikisi de yok... Var olmak bir hayal, olmayan bir dünyada...
Dünyanın var olmadığını yıllar önce bir arkadaşıma söylediğimde, "Bu senin düşüncen." yanıtını almıştım. Tartışmanın galibi olmak için verilecek yanıt basitti. "Dünyanın var olduğu da, başlangıçta birinin düşüncesiydi. Belki Tanrı'nın! Belki de başka bir gücün. Ama mutlaka, bu dünyanın da düşünce aşamasında olduğu bir zaman vardı."
Bir adam var. Ve zihnini, düşünceler sistemini kapatmak, iptal etmek, yok etmek istiyor. Böyle bir şey yapmasının nedeni, bütün bunlar açıkken kendini hiçbir zaman iyi hissetmemiş olması. Bu kadar basit mi? Evet! Sadece iyi hissetmek için mi bunları yaptı bugüne kadar? Evet' Her şeyi denedi mi hayatta, böylesi önemli bir kararı vermeden önce? Hayır! Peki aceleyle verilmiş yanlış bir karar olmadığına emin mi? Evet! Ama daha sadece yirmi dokuz yaşında. Geç bile kalmış! Dünyayı reddinin nedenini belirleyebilmiş mi kafasında, yoksa o da kuşağın çocukları gibi sıkıntıdan mı girmiş bu işe? Nedenini biliyor. Sadece çağının çocuklarına değil, kimseye benzemiyor. Nedeni bir tane. Her şeyin içinde her gün büyüyen sonsuzluğun nedeni bir tane. O da yaşadığı hayata uzaktan bakabilme yeteneği. Kişinin öncelikle kendine uzaktan bakmasıyla başlayan daha sonra bütün hayatına, dostlarına yayarak keskinleştirdiği uzaktan seyredebilme yeteneği. Zaman içinde normal bir insanın yapması gerekenlere, bunları yaparken itaat etmesi gereken toplumsal, ahlaki ve yasal kurallara uzaktan bakabilme yeteneği. Ve Kayra içinde keşfettiği bu yetenekle kendini, sihirbazın numaralarının gerçek yüzlerini bilen ve eğlenemeyen bir çocuk gibi hissediyor. Onu güldürmeye çalışan palyaçonun makyajının altındaki acıları fark edebildiğinden, gülemeyen bir çocuğa benziyor. Hayatın kulislerinde gezdiği için sahneden nefret eden biri gibi, Uzaktan bakabilmek olup bitenlere onu yaşayan değil, var olan değil, gören ve iğrenen haline getiriyor. Belli bir süre sonra iğrenmenin yerini duygusuzluk ve kayıtsızlık alıyor. Dünya üzerinde oynanan gündelik hayat oyununun kurallarını, onlara uymayacak kadar iyi tanıyor. Var olan her şeye uzaktan bakabildiği için hiçbirinin sihrine kapılamıyor. Ve gözleri gördüğü için hayatın arkasını, dünyanın o kadar da iyi tasarlanmış bir yer olmadığını biliyor. Milyarda bir görülen uzaktan bakabilme yeteneği Kayra'da var. Farkında olmadan geliştirdiği, bütün insanlığı yaşadığı hayattan vazgeçirecek kadar büyüttüğü bir yetenek. Dünyaya, Tanrı'ya, aşka, paraya, ideallere, her şeye uzaktan bakabilme yeteneğine sahip olmasından ötürü hayatı da gerçek değil. Gülerken kendisi değil. Öldürürken Kayra değil. Sadece, bunları yapan yetmiş beş kiloluk bir et yığını. Bir beden. Hepsi bu.
Ben biliyordum hastalığımı. Adı bile vardı. Belki tıp kitaplarında değil, ama edebiyat ve felsefe kitaplarında rastlanıyordu ismine. Yaşama hastalığı... Bir çeşit alerji. Oksijene.
Medeniyete düşman değildim. Sadece zarar veren yönlerinin farkındaydım. İçime dönmeninse peşinde asla değildim, çünkü çok boyutlu düşünebilmeye başladığım günden beri yani dokuz yaşımdan beri içimden asla çıkmamıştım. Benim yapmaya çalıştığım, kendime sonsuz bir yalnızlık içinde yaşayabileceğimi kanıtlamak da değildi. Çünkü zaten bir insanın hissedebileceği en büyük yalnızlık suyunu içiyordum her uykumdan önce. Tek istediğim düşünmemekti benim. Sadece düşünmeyi bırakmak. Kolumu keser gibi sahip olduğum insani yeteneğimi de söküp atmak istiyorum bedenimden. Gerçekleşmesinin zor olacağını biliyordum. Ama gerçekleşeceğini de biliyordum. Yazdıklarım bana çok yardımcı oluyor, bu kesin. Çünkü kağıtlara dökülen her kelime beynimden akıp giden bir hücre gibi. Yazdıklarımı hatırlamıyorum, düşünmüyorum bir daha. İçimde hiçbir fikir tohumu kalmayana kadar yazmak istiyorum. Bitip tükenmek. Tek isteğim bu.
Kimse uyandırmasın kimseyi. Herkes mutlu uyurken. En kötü kabus bile iyidir hayatın kendisinden. İlk cinayetlerimden sonra görmüştüm birkaç gece, ellerimle boğduğum adamın renk değiştiren yüzünü rüyamda. Ama sonra uyandığımda, tükürüklerini bulamayınca elimde, anladım hiçbir şeyin hayat kadar kötü olmadığını. Ben bile değildim... İnsanlar hayatın aynası. Kötülüğü ondan öğreniyorlar.
Bitkilerin hayatının insanlarınkinden çok daha ilginç olduğuna eminim. En azından onlarda karakter denilen işe yaramaz bölüm yoktur. Dolayısıyla birbirlerinden nefret etmeleri için bir neden bulamıyorlardır.
Haklı olabilirsiniz. Ama doğanın onlara da verdiği bazı insani yönler var. Bazı bitkiler çevrelerine başka hiçbir tohumu yaklaştırmaz. Bazılarıysa sadece birkaç çeşidin yanında var olabilir. Bahsettiğim hayat tarzları pek yabancı gelmiyor her halde, değil mi? İnsanların da düştüğü benzer durumlar yok mu? Bitkilerle aramızdaki tek fark, biz yaptıklarımızın bilincindeyiz, onlarsa mecburlar kötü olmaya bazı şartlarda. Biz tercih ediyoruz, onlarsa doğaya boyun eğiyor.
Ve ahlak da buradan doğuyor. Eğer insanlar da bitkiler gibi hareketlerini emirlere uyarak yapsalardı hiçbir zaman eylemlerinden dolayı suçlanamazlardı. Tercihler yapabildiğimiz için suçlanıyoruz. Ya ahlakın içinde ya da dışındayız.
Kendimi, garip düşüncelerle dolu zihnimi unutmak için yapmıştım her şeyi ama işe yaramamıştı. Hala aynı adamdım. Yıllar önce, şu an camdan gördüğüm, üzerinde ismi yazan benzer bir okulun amfisinde herkes ders dinlerken, kendimi öldürmenin en basit on yolunu sıraya kazıyan genç adamdım.
Sorunumun ne olduğuna karar verin, yaşadığınız müddetçe köleniz olayım.
Tabii uykular çoğaldıkça kabuslar da kendiliğinden gelmeye başladılar. Uyanıkken ne kadar az geçmişi düşünüyorsam, gece o kadar çok hatırlıyordum.
Ben yazarak yaşamaya çalışıyorum. Yazdıkça kurtuluyor ve unutuyorum. Ve bir gün ihtiyacım kalmayacağını da biliyorum yazmaya. Ama o gün çok yakın değil, çünkü hala en ilkel duyguları bile tamamen hissedemiyorum. O kadar zorluyorum ki kendimi, zihnimi kandırdığımı anlıyorum bazen. Gerçekte hissetmediklerimi derimin altına sokmaya çalışıyorum. Dolayısıyla daha yazmam gerekiyor, normal bir insan olabilmem için. Hala içimde eritmeye çalıştığım koca bir kıta ve üzerindeki milyonlarca insan var. Hepsi milyarlarca litre kan yapar! Ve içinde yüzüyorum ben hala.
Deliliği kesmenin yollarını düşünüyordum, her uykusuz gecemde. Tonlarca eroini şırıngalamak istiyordum içime, Kinyas'ı uyutmak için. Bir domuz kadar hayattaydı çünkü. Kalibresi zayıf bir kurşun yemiş yabandomuzu gibi topallayarak çevremde dönüyordu. Ben Tolga, nefret ediyordum Kinyas'tan. Yani kendimden...
Hayatla ne yapacağımı bilemediğimden, onu mahvetmeye çalışırdım eskiden. Nasıl olsa bir işe yaramıyor diye. Ama şimdi iyi yaşıyorum. Hayat kalitesi denilen bir kavram var fakat beni ilgilendirmiyor. Yine bir kez daha, dönüşümle yanlış bir karar vermiş olduğumu düşünüyorum. Sevgiyi, dostluğu, çalışmayı bazen hiç anlamıyorum. Bunlara ölü anlar ismini taktım. Bütün heyecanımla bir işin başındayken ya da iş çıkışı gittiğim barda bir arkadaşımla sohbet ederken birden hiçbir şey duymaz oluyorum. Bütün sesler kesiliyor. Ve okyanusu duymaya başlıyorum. Baş döndürücü dalga seslerini. Sonra sanki gömüldüğü yerden, yaşadığı anlaşıldığı için çıkarılan bir adam gibi dönüyorum gerçeğe. Yeniden karşımdakinin konuşmasını duymaya başlıyorum. Çok zor geliyor hayata ayak uydurmak. Ayağım kayıyor. Her yer çok kaygan. Dünya, üzerinde durulamayacak kadar kaygan. Ölü anlardan sonra kendimden nefret ediyorum. Normalleşmek için harcadığım bütün çabaların boşa gittiğini görmek beni deli ediyor. Böyle durumlarda sırf kendime tekme atabilmek için yogaya başlamak istiyorum.
İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar. Ortak özellikleri, varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilmemesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. Bağımlı insan atlıkarıncaya binmiş gibidir. Ne bir varış noktası ne de bir ilerleme vardır hayatında. Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana kadar döner durur. İnsanın kendiyle mücadelesi bağımlılıklarını yok etmesiyle başlar. İnsanı hayvan yapan bağımlılıklardan tamamen kurtulmanın tek yolunun ölmek olduğunu geç de olsa anladım.
Dönelim bağımlılıkların daha hayattayken yok edilme şekillerine... Asla bitmezler. Şekil değiştirirler. Terk edilmek istenenin yerine yeni bir tane konur, o kadar. Tek yol budur bir bağımlılıktan kurtulmak için. Bağımsız insan yoktur. Dolayısıyla kendimize en yakışanları seçeriz. "Ben sigara içeyim, beni uzun gösteriyor." deriz. Ya da "İnsanları çok seviyorum, hep onlarla birlikte olmak, kalabalık arkadaş grupları arasında yürümek istiyorum" deriz, insan eti bağımlısı olduğumuzu itiraf etmenin daha kibar bir yolu olduğu için...
17 Kasım 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Beklediğim buydu
YanıtlaSilTeşekkürler..